2024 Wrapped bby ;)
Bütün sene overshare etmiş olmam yetmemişcesine bir de beraber ay ay geriye bakalım dedim. Kalp kırıklıklarımın karbon ayak izinin tavan yaptığı o sene...

Hayatımın en çalkantılı senesi bitti bitiyor. Gerçi ‘çalkantı’ yanlış kelime olabilir, bir de 31 Aralık geldi diye hemen her şey bitmeyebilir. Öyle bitti dediğin zaman bitmiyor çünkü, benim için bir şeylerin bitmesi bazen 4-6 ay kadar sürebiliyor.
Değişik bir seneydi. Kendimi tanımak ve birey olmak istiyorum diye başladığım bu senede kendimden iyice uzaklaştım. Biraz ‘purge’ ettim gibi hissediyorum. Şöyle yani:
Bir iki aydır kendime dönmeye çalışıyorum. Geçenlerde oturup 2025’ten istediklerimi yazdım. Yeni yıla biraz momentum ile başlamak istediğim için isteklerimin bir kısmını erkenden yürürlüğe koymaya karar verdim. Düzenli olarak bülten yazmak bunlardan biriydi. O yüzden seneyi bir 2024 özeti ile kapatayım dedim.
Dürüst olmak gerekirse bu senenin kendimden uzakta geçeceğini tahmin edebilirdim. Çünkü zaten 2024’e çok ait olmadığım bir yılbaşı partisinde girdim. O kadar oraya ait değildim ki gecenin sonunda tanımadığım ev sahibinin yatak odasında tek başıma oturmuş Tweet okuyordum. Sevdiğim arkadaşlarımlaydım ama kendimi rahat hissetmediğim bir ortamdaydım. Ayrıca gecenin başında yaptığım bir espri yüzünden tepki almıştım ve mutsuzdum. Seneye nasıl girersen öyle geçer derler ya, ben zaten bu seneye çok iyi girmemiştim. Ocak ayı bulanıktı.
Şubat’ta Paris’e gittim ve Carreau du Temple’da yapılan Salon du Vintage’ı gezdim. Bu gezi Mel’s’i değiştirmek istememe sebep oldu. Aslında benim hayalimdeki vintage dükkanı sadece arşiv tasarım parçalar ile dolu ama bu dükkan modeli bizim ekonomimizde iş yapmayacağı için dükkanı değiştirmek yerine konuyla ilgili mutsuz olup tepkisiz kalmayı seçtim.
Mart ayında kalbim daha önce kırılmadığı kadar sert kırıldı. Paramparça oldu. Mart’tan tek hatırladığım dükkanda yere oturup saatlerce ağladığım o gün. Kalkıp eve gidecek gücü bulamamıştım. Ama o anda bile iki tane çok güzel şey yaşadım. Yanımda olmasını beklemediğim, belki de o ana kadar yanımda olmasını istemeyeceğim bir arkadaşım benimle telefonda kaldı, beni sakinleştirmeye çalıştı ve benim en çok sevdiğim insanlardan biri haline geldi. O kendini biliyor, bunu okumaz, ama ben ona birazdan mesaj atıp teşekkür ederim. Bir de beni yerde ağlarken gören komşum bana bir şey demeden evine gitti, çay yaptı, dükkana bir fincan ile geri gelip ‘konuşmamız gerekmiyor ama yalnız değilsin ve sen çok özel birisin’ dedi. Ben de kendimi toparlayıp eve gidecek gücü buldum.
Ben kalbimin kırıldığı yerlerde durmayı sevmem, duramam hatta. Nisan’da kendimi bir senedir gitmediğim New York’a attım. Uçak piste değdiği anda kendime geldiğimi hissettim. New York’ta olmak bana o kadar iyi geldi ki senenin kalan kısmını kendimden kaçmak için yurtdışına giderek geçirdim. Bu tatilde aynı zamanda buraya yazmaya elimin varmadığı bir haber aldım.
Bir noktada Twitter’da ‘Biri sana koşarak geliyorsa neyden kaçtığını düşün’ anlamına gelen bir Tweet okudum. Mayıs’ta bir gecede aşık oldum. Ya da kırık kalbimden kaçıyordum. Bir haftalığına her şey çok güzeldi. İçim içime sığmıyordu. Tiflis’e gittim, Bodrum’a çok sevdiğim arkadaşlarımın düğününe gittim. Mel’s için bana keyif veren işler yaptım. Çiçek açıyordum.
Haziran, İstanbul ve Bodrum arasında mekik dokuyarak geçti. Paramı ve vaktimi boşa harcamak dışında bir şey yapmadım.
Temmuz’da yine kalbim ve heveslerim kırıldı. İtalya’ya gittim. Yunanistan’a gittim. Bir kere sarhoş olup eski sevgilimi aradım. Gerçi ben aramadım, arkadaşım aradı, ben telefonu ondan alıp konuştum. Dediğim gibi, bazen bir şeylerin bitmesi 4-6 ay kadar sürebiliyor.
Ağustos’ta kırık kalbimi onarmaya çalıştım. Savaş ve Barış’ı okumaya başladım. Yine Bodrum’a sonra da İspanya ve Fransa’ya gittim. Bu tatil bana çok iyi geldi. New York’taki en yakın arkadaşımla 10 gün yiyip, içip, güneşlendik. Kendime asla giyebileceğimi düşünmediğim bir tanga bikini alıp tatilimin geri kalanını onu giyerek geçirdim. Vücudumla barıştım, kafamı dağıttım ve çok eğlendim.
Eylül’de 28 yaşıma bastım ve ilk single geçirdiğim yaşımı tamamladım (aradaki çıtır çerez beni hayattan soğutmak dışında bir işe yaramamış ilişkimsi hayal kırıklıklarını saymıyorum). Aynı zamanda Eylül’de ilk Mel’s Newsletter’ını yazıp yolladım! Sanırım Eylül güzel bir aydı. Ablam İstanbul’daydı, aile tatiline gittik, doğum günümü kutladım. Sevildiğimi ve desteklendiğimi hissediyordum. Ama ben ne yaptım, bu pozitif hislerle beslenip İstanbul’daki hayatıma tutunmaya başlamak yerine yine New York’a kaçtım. Bu noktada kendimden kaçmayı alışkanlık haline getirmiştim ve senenin yarısını New York’ta geçirdiğim bir düzenin sürdürebilir olabileceğini düşünüyordum. New York’ta olmak güzeldi. Aklımda yarım kalan bir konuyu deştim. Terapistim bana ‘problemin bir parçası olmadığın konularda çözüm olmaya çalışma’ dedi. Anlamamakta ısrar edip zorla güzellik olabilir mi acabayı kovaladım.
Ekim’in ilk yarısı hala New York’taydım, hatta Cosmopolitan için New York Alışveriş Günlüğü makalemi yazdım. Yazmak beni ne kadar tatmin etmiş olsa da nedense devamını getirmedim. Bir düğün için bir kaç günlüğüne Zürih’e gittim. İstanbul’a döndüğümde saçımı mahalle kuaförüne kestirip ilk defa bir kesimden memnun kaldım. Sonra yine bir şey oldu ve ben yine New York’a kaçmak isterken buldum kendimi. Kasım sonuna bilet aldım.
Kasım’da stalkerım bir comeback yaptı. Beni kovaladığı bir rüyadan ağlayarak uyandıktan sonra sosyal medyayla olan ilişkimi gözden geçirmeye karar verdim. Nasıl kalbim kırıldığında elim pasaportuma gidiyorsa, içim sıkıldığında da elimin telefonuma gittiğini fark ettim. Negatif hislerimle oturmaktansa hep dikkatimi dağıtmaya çalıştığımı ve bir süredir bir şeyleri fazla hissetmemek için daldan dala konduğumu anladım. Bu farkındalığa sahip olunca New York aynı tadı vermedi. Belki de biraz üzüntülerimle ve sıkıntılarımla oturmam gerekiyor dedim. Ayrıca Kasım ayında ilk defa kredi kartı borcum banka hesabımdaki paradan daha fazlaydı. Bir noktada ailemden para istemeyi düşündüm ama bana destek olacaklarını bilmeme rağmen çekindim. Değişmeye karar verdim.
Aralık’ta İstanbul’a döndüm. Mel’s’i değiştirmeyi düşündüm. Kendimi nasıl değiştirebileceğimi düşündüm. Birkaç kez ağladım. Babamla konuştum, ‘Sanırım depresyondayım, içimde dolduramadığım bir boşluk var,’ dedim. Babam depresyonda olmadığımı, hayatın böyle olduğunu söyledi. Acaba babam depresyonda olabilir mi diye düşündüm. Sonra 2025’ten istediklerimi yazdım, olmak istediğimi insanı yazdım. Yarın başlayayım dedim.
Eğer buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim. Bu özet senenin hakkını veremez ama yazıp seneyi bir kez daha deneyimlemek istedim.
2024’te aldığım ve EN sevdiğim şeyler:

Benim güzel hatalarım da var…

Eklemesem ayıp olacak olan o yılbaşı editi:

Seneden aklımda kalanları derleyip bitiriyorum konuyu!
Biri bana bu sene ‘Sen benim kolum gibisin ama insanlar kolsuz da yaşar’ dedi.
Terapistimin bana bu sene söylediği en dramatik cümle: ‘Bence sen ilk görüşte aşka inanmıyorsun, insanları tanıdıkça sevmekte zorlanıyorsun.’ — tanımak yerine romantize ediyormuşum, ondanmış
Gittiğim en güzel yer Basque Country’di.
Yediğim en güzel yemek bol tereyağlı kerevitti.
Bu senenin favori Yunan adaları: Sifnos ve Antiparos
Schengensiz gidebileceğiniz yakınlardaki en cool yer: Tiflis
İzlediğim en güzel filmi hatırlamıyorum çünkü ben film insanı değilim.
Zürih’teki KUNSTHAUS gördüğüm en iyi kürasyona sahip müzeydi.
Düşünüyorum, acaba bu sene en çok ‘iyi ki yaptım’ dediğim şey nedir diye? Yazmak olabilir. Yaratıcı tarafımı besleyen aktiviteler yapmıyor olmanın eksikliğini hayatımda çok hissediyorum.
Bir yandan da yaptığım her şeyi iyi ki yapmışım diyorum. Yapa yapa öğreniyorum. Mesela bir ayda 3 tane Gentle Monster gözlük almasaydım, bir ayda üç tane gözlük alınmayacağını nasıl öğrenebilirdim…
İzlediğim en iyi diziler: Nobody Wants This!!!! Emotionally vulnerable bir noktadaysanız izlemeyin, kendinizi exlere/nextlere mesaj atarken bulabilirsiniz. The Sopranos — bu yaşımda ilk defa izliyorum, çok iyi! Ay bir de Baby Reindeer, hayatımda izlediğim en dürüst, en insan diziydi.
Bu sene en beğendiğim marka bir önceki seneler gibi Sandy Liang ve Bottega Veneta’ydı. Ben güncel modayla çok ilgilenmiyorum bu arada. O yüzden bu konuya bu newsletterda nasıl yer vereceğimi de çok bilmiyorum. Ama yeni sezon bir şey alacak olsam o parça kesinlikle bu Bottega çanta olurdu, onu söyleyebilirim (her yurtdışına çıkışımda havalimanindaki Bottega’ya uğrayıp kendisine baktım (her ay yani) ):
Bunu size yollamaya çekindiğim için daha neler ekleyerek bunu bitirmeyi erteleyebilirim diye düşünüyorum. Aklıma bir şey gelmiyor.







Melisa çok cesaretlendirdi yazdıkların beni, o kadar kötü ve psikolojik olarak zor r sene geçirdim ki, üzerine bunlardan çok kaçtım, belki senin gibi kaleme alsaydım,kendimle bu kadar ilgilenip deşip teşhisini koysaydım daha farkında olurdum, farkındalığımı arttırdı bu mailin, 2025 yılının senin için çok güzel olacağına eminim artık, sen hiç birşeyden kaçmıyorsun oraya doğru gitmişsin ve varmak üzeresin iyi seneler..
Great. Keep it coming Mel.